“TOKİ Binaları İnsanı Psikolojik Olarak Aşağılıyor”

23 Ekim 2015
PAYLAŞ
“TOKİ Binaları İnsanı Psikolojik Olarak Aşağılıyor”

Toki'nin insanları, karakterlerini yok sayan bir sistemin içine soktuğunu belirten başarılı Mimar Mehpare Evrenol, bu insanları psikolojik olarak aşağılayan bir tutum dedi...

Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde dev projelere imza atan Evrenol Architects Kurucusu Mimar Mehpare Evrenol ile Koşuyolu ofislerinde biraraya geldik. 2016 yılında Evrenol Architects olarak dünya sahnesine çıkacaklarını söyleyen Evrenol, "Kendimizi çok tecrübelenmiş ve bu ülkenin değerlerinden görüyoruz. 2016'da bu değeri bir adım daha öteye taşıyarak dünya sahnesine çıkarmayı hedefliyoruz"dedi.

Son dönemde yapılan yapılar hakkında de önemli noktalara değinen Mehpare Evrenol, hergeçen gün binaların birbirine benzediğini ve Türk mimarisinin giderek etnik kimliğinden uzaklaştığını söyledi.

Evrenol, Toki binalarına atıfta bulunarak, "İnsanları karakter özelliğini yok sayan bir sisteme sokuyorlar ve bunun insanları projikolojik olarak aşağılayan bir tutum olduğunu düşünüyorum" dedi.
İşte röportajımız...

Güncel projelerinizden bahseder misiniz?
Bizim projeler geniş ve kapsamlı. Bu nedenle çok uzun bir sürece yayılıyor. Sürekli yeni kısımları projeye dahil oluyor. Mesela Sinpaş'ın Ankara Altınoran projeleri var. 6 yıldır devam ediyor ve daha da devam edecek.

Yeni etaplara dönüp baktığımda sosyal yapılarda fark görüyorum. 6 yıl içinde ihtiyaçların değiştiğini görüyoruz. Yine 8 yıldır Gaziantep'teki Antepia projesini yapıyoruz. 3 bin 800 konut var. Bunlara da dönüp baktığımda Antepli'nin nasıl değiştiğini görebiliyorum. Onların yöresine uygun proje yapmak için çok uğraşmıştık. Şimdi bakıyorum onlar da bizim İstanbul'daki anlayışımıza yaklaşmışlar.

YÖRESEL MİMARİYİ KAYBEDİYORUZ
Türk mimarisi etnik kimliğini kaybediyor diyebilir miyiz?
Yani herşey globalleşiyor. Ekonomi ve sosyal yaşam herkesi aynı şemsiye altına alıyor. Ben çok üzülüyorum; yöresel mimariyi, tavırları kaybediyoruz. İnsanlar yeni ekonomik düzende son derece benzeşiyorlar. Sosyal medya, internet, genel kültür emparyalizmi bütün bunları destekliyor. Görüyorum ki Hindistan'da da olsa Çin'de de olsa herkes çok birbirine benzeyen yaşantıları sürüyor. Konut ihtiyacı da benzeriyor. Gaziantep'li o müthiş yemek geleneğini artık daha hızlı hazırlanabilir bir düzene sığdırmak zorunda. Çünkü biz artık onlara 20-30 metrekare mutfaklar yapmıyoruz. 8-9 metrekare mutfaklar yapıyoruz.

Mimari etnik kimliğini kaybediyor diye eleştiriyoruz ama bu süreçte siz mimarların da etkisi yok mu? Az önce çok güzel bir örnek verdiniz; biz onlara küçük mutfaklar yapıyoruz bundan dolayı eski yemek geleneklerini kaybettiler dediniz...
Aslında onların yaşamları değiştikçe bizden talepleri de değişiyor. Aslında mimar hayat biçimini dayatmaz. Dayatabilir ama bunun sebebi de ekonomiktir. Gaziantep örneğinde olan kesinlikle insanların o sitede, o yaşam şartlarında bulunmak için geleneklerinden fedakarlık etmesidir. İstanbul'daki konut tipleri oraya da egemen olmaya başlıyor.

SUNDUĞUMUZ ÜRÜNLER OTURANIN YAŞAM TARZINI BELİRLİYOR
Son dönemlerde yapılan konutların ticari kaygı ile üretildiği söyleniyor. Ama bir taraftan da mimarlığın sanatçı yönünün altı çiziliyor. Bu piyasa koşullarında mimarlar sanatçı kimliğinden uzaklaşıyor diyebilir miyiz?
Daha ticari demeyelim de kolay satılabilir diyelim. Kolay satılır demek az metrekare demek. Küçücük 1+1'ler küçücük 1+0 daireler talep ediliyor. Bu mimarı müthiş bir şekilde kıstırıyor. Küçük metrekarede daire çözmek çok zor. Mimarın ürünü son kullanıcının yaşam tarzını belirliyor. Ama bu mimarın keyfiyle olmuyor. Ekonomik şartların dayatması... Mimar elinden geleni yapıyor ama yaptığı şey insanı yaşamdan kopartıyor. Mimar yeni bir yaşam tarzını sunmuş oluyor. Bu kadar küçük metrekarede bir yaşam sunmak yaratıcılıkta tavan yapmak gerektiriyor.

MÜTEAHHİTLERİN CEPHE SAVAŞI
Son zamanlarda birbirine çok benzeyen yaşam alanları sunulmaya başladı. Bu da cepheler anlamında bir yarışa sebep oldu. Bütün binalar ikonik olacak diye bir anlayış olamaz. Bu şehri büyük bir kargaşaya sürükler. Aslında binalarda yanındakine bir uyum ve saygı beklenir. Her eline kalemi alan mimar, ben öyle birşey yapayım ki yanımdakinden daha değişik, enteresan olsun diyor. Çünkü gayrimenkul yatırımcısı bunu istiyor. "Bana öyle birşey yap ki ben onlardan bir adım önde satayım" diyor. Bu benim ruhen onaylamadığım bir konu. İkonik binalar yapmayı severim, hangi mimar sevmez... Ama imkan olduğu zaman olur bu. İkonik olmak değil de kendiliğinden şehrin bir parçası olmuş gibi olması gerekiyor.

TOKİ'NİN İNSANLARIN PSİKOLOJİSİNİ AŞAĞILAYAN BİR TUTUMU VAR
Toki binalarına da çok karşıyım. Kırkılmış gibi oluyorlar ya kısa kısa... Bence bu insanları psikolojiik olarak aşağılayan tutum. Herkesi belli ve aynı, birbiri ile benzeşen, karakter özelliklerini yok sayan sisteme sokuyor. Onun için biz projelerimizde ikonik olmasından ziyade, binaların ve katların birbirinden değişik olmasına dikkat ediyoruz. Bence mimar o zaman sanatını gösteriyor. Sanat illa ikonik ve değişik birşey yapmak değil, insan psikolojisine yakın, onu özelleştirecek birşeyler yapmaktır.

KENTSEL DÖNÜŞÜM KAVRAMI TÜRKİYE'YE OTURMADI
Kentsel dönüşüm adı altında ciddi bir yapılaşma söz konusu. Bu yapıları nasıl buluyorsunuz? Gerçekten sağlıklı bir dönüşüm yapılıyor mu yoksa 50-60 yıl sonrasının çürük yapı stoğu mu oluşturuluyor?
Çürük yapı demeyelim de şöyle diyelim; kentsel dönüşüm kavramı Türkiye'ye oturmadı. Bunu bina yenileme olarak adlandırmak istiyorum. Bina yenileme yapılıyor yapılması da gerekiyor. Yeni sistemle bu binalar çok güçlü depremlere dayanıklı şekilde dizayn ediliyor. Yüzde 80'i gecekondu olarak yapılmış bir İstanbul şehrinden depreme dayanıklı konutların olduğu bir şehre doğru yol alıyoruz. Yanlız kentsel dönüşüm kavramı yok. Maalesef yakalayamadık ve de kaçırıyoruz. Bu kadar büyük yatırımların yapıldığı bu şehirde dönüşümün yapıldığı bu esnada çok kötü olan şehircilik yapımızı çok güzel planlayabilirdik. Bu şans vardı bunu kaçırdık. Çünkü kentsel dönüşüm yapılmıyor.

Dönüşüm sürecinde "insan" öğesi biraz gözardı edilmiyor mu sizce?
Çok gözardı ediliyor hem de. İnsanlar son derece mekanize bir hayat sunuyor. Bir şehri şehir yapan onun genel merkezidir, insani alışveriş noktalarıdır, oralarda karşılaşmak, merhabalaşmaktır... Sineması, tiyotrosu, esnaf lokantası ve bakkalı vardır... Bunlar bir yaşam tarzını belli eder. Beşiktaş, Kadıköy..Şehir buralar. Yeni yapılan Uydu Kent gibi yerlerde böyle birşey var mı...

Her yapı kendi döneminden izler taşır. Şimdi 100 yıl sonraya gitsek ve bugünün yapılarına bir baksak neler söylersiniz?
Her çağ, o çağdaki ekonomik şartları ve idari şekillleri mimarisine yansıtıyor. Orta Çağdaki küçük şatolar, milli devletlerin ortaya çıkmasıyla krallıklar, Osmanlı eserleri..2.Dünya savaşı sonrasına baktığınızda ise küçük küçük, kutu kutu, süssüz evler görüyoruz. Bugüne baktığımızda bir geçiş dönemi görüceğimizi düşünüyorum. Bilişim teknolojilerinin ortaya çıktığı, hızlandı ama tam hükümran olmadığı bir dönem. Yakında tam hükümran olacak. Yine çeşitli savaşların yer aldığı ama nüfusun arttığı, kirlenmenin geldiği ama bu kirlenmenin durdurulma aklının gelmediği bir zaman görüyoruz. Ve de bu zamanları belirleyen en önemli şey; tarım kesiminin büyük şehirlere göç ettiği, tarımsal alanların giderek insan kaybettiği, şehirlerin ur gibi büyüdüğü zamanlar....Uzaktan baktığımızda bir sürü şehrin müthiş bir şekilde büyüdüğü ve hiç sıhhi olmayan ortamların ortaya çıktığı, büyük sosyal ve sosyal yapı farklılığının olduğunu göreceğiz.

Nufüs artışına ve arazi sıkıntısına paralel olarak İstanbul dikine büyüyor. Yüksek yüksek binalar. Balkonsuz, camsız evler... Bu insan doğasına uygun mu? İleride toplumsal bir psikolojik sorun doğabilir mi?
Bu yapılar kesinlikle insan doğasına aykırı. Psikolojik rahatsızlık demeyelim ama bu yapılara göre gelişmi insan tipi ortaya çıkacak. İnsan mağarada da yaşamış, saraylara da girmiş... İnsan kendine yol bulacak. Yeni tip akıllar, yaşantılar ortaya çıkacak.

ANNEANNESİNDEN İLHAM ALDI KONUTA TREND YAPTI
Son birkaç yıldır buçuklu oda kavramı çıktı. Fikir annesi sizin olduğunuzu biliyoruz. Nasıl doğru bu fikir?
Eskilerde kalan bir sistemi bugüne taşımaktı bu. 2004'te ilk defa Bursa Modern projesinde uyguladım. Bursa Modern benim ilk bu kadar büyük hacimli projemdi. 3-4 bin konutluk proje. Bu kadar insanı ben nasıl mutlu edicem diye düşündüm. Büyük bir sorumluluk çöktü üstüme. Ben de bir kadınım, anneyim, mimarım...Çocukların odalarında yapılan ütülür, kurutulan çamaşırlar bunlar her zaman sıkıntı oluyordu. Ya da bir çamaşır makinesi neden bizim özel bakımımızı yaptığımız banyoda olsun. O zaman anneannemin sandık odası aklıma geldi. O sandık odasında ütüler yapılır, herşey depolanır... Küçük ama çok kullanışlı bir oda. Ben de bugün de bu odalar mutlaka olmalı dedim. Tabi ki bana kimse bu iş için fazladan bir metrekare vermedi. Önce bir bağrışa neden oldu ama sonra herkes çok beğendi.

2016'DA DÜNYA SAHNESİNE ÇIKACAĞIZ
Son olarak 2016 beklentileriniz neler?
Endişelerim var ama buna rağmen bu şirkette büyüme kararı aldık. Eğer işler iyi gidecekse bu fırsatı kullanacağız, kötü giderse kriz zamanının avantajlarını kullanacağız. Şu anda bir belirsizlik var. Dolayısı ile böyle bir zamanda büyümeyi seçiyoruz. Kendimizi artık çok tanımlanmış ve tecrübelenmiş ve bu memleketin ortaya çıkardığı değerlerden görüyoruz. Ve bu değeri bir adım daha öteye taşımayı seçiyoruz. Artık kendimizi dünya sahnesine çıkacak tecrübede görüyoruz. Çok daha büyük sorumluluklarla başından sonuna kadar başa çıkabileceğimize ikna olduk. Binlerce insanın yaşadığı projeler yaptık biz. Bunun getirisini doğru bir şekilde kullanmak istiyoruz.

RÖPORTAJ:Şengül KIRMIZITAŞ


"“TOKİ Binaları İnsanı Psikolojik Olarak Aşağılıyor”" haberine ait yorum yok

Yorum Yap